RSS
Özgür Demokratik Alevi Hareketi .
10 Mar 10
I. Melikoff’un Hacı Bektaş: Efsaneden Gerçeğe Kitabı Üzerine Bir Değerlendirme. PDF Yazdır e-Posta
Administrator tarafından yazıldı.   
Pazartesi, 08 Şubat 2010 09:15
vanbruinessen

Prof. van Bruinessen, Hollanda’nın Utrecht Üniversitesi, Arap, Fars, Türk Dilleri ve Kültürü Bölümünde öğretim üyesidir ve Modern Dünyada İslam Araştırmaları Enstitüsü’nün (ISIM) Başkanlığını yürütmektedir. 1994 yılından beri Türkçe ve Kürtçe araştırmaları dersleri vermektedir.

Prof. Martin van Bruinessen, Utrecht Üniversitesi

Irène Mélikoff, Hadji Bektach: un mythe et ses avatars. Genèse et évolution du soufisme populaire en Turquie [Hacı Bektaş: Efsaneden Gerçeğe. Türkiye’de Halk Sufizminin Doğuşu ve Gelişimi]. Leiden, Brill, 1998. [Islamic History and Civilization, Studies and Texts, volume 20]. xxvi + 317 sayfa, bibliografya, indeks. ISBN 90 04 10954 4.

Alevilik ve Bektaşilik üzerine akademik araştırmalar uzun bir süredir Türkoloji’nin biraz ezoterik bir dalı olarak görülmekteyken, son yirmi yıl içinde artan bir hız kazandı. Bu hızlanma, Alevilerin uzun süredir izledikleri dikkati üzerlerine çekmeme siyasetini terk edip toplumsal yaşamda birdenbire yeni bir önem kazanmasıyla Türkiye’de ve Avrupa’da göçmen Aleviliğin çarpıcı bir atılım göstermesine paralel ilerledi. Bu alandaki araştırmalarda önemli dönüm noktaları olarak aşağıdakileri sayabiliriz:

Süreyya Farukî’nin Osmanlı Anadolu’sunda Bektaşi tarikatının toplumsal ve ekonomik temelleri üzerine çalışması (Der Bektaschi-Orden in Anatolien [Anadolu’da Bektaşi Tarikatı], WZKMS 2, Viyana, 1981)[*]; Ahmet Yaşar Ocak’ın menâkıbnâme ve diğer ilgili metinler üzerine dilbilim çalışmaları; Altan Gökalp’in Têtes rouges et bouches noires [Kızılbaşlar ve Kara Ağızlılar] (Paris, 1980) ve Krisztina Kehl-Bodrogi’nin Die Kizilbaş-Aleviten [Kızılbaş Aleviler] (Berlin, 1988) gibi Aleviliği antropolojik açıdan ele alan çalışmalar; sonuçları Bektachiyya [Bektaşilik](editörler: A. Popovic ve G. Veinstein, İstanbul, 1995) ile Syncretistic religious communities in the Near East [Yakın Doğu’da Bağdaştırmacı (Senkretik) Dini Topluluklar] (editörler: K. Kehl-Bodrogi ve diğerleri, Leiden, 1997) adlı derlemelerin yayınlanması olan Bektaşi tarikatı üzerine 1986 Strasbourg Konferansı ve Alevilik üzerine 1995 Berlin Konferansı.

1980’li yılların sonu aynı zamanda Aleviliğin ve Alevi kimliğinin ne olduğunu yeniden tanımlamaya çabalayan Alevi aydınlarının, Alevi okuyuculara seslendikleri çok sayıdaki yayının başlangıcı oldu. (Bu yeni Alevi yazını Karin Vorhoff, Zwischen Glaube, Nation und neuer Gemeinschaft: Alevitische Identität in der Türkei der Gegenwart [İnanç, Ulus ve Yeni Toplum Arasında: Bugünün Türkiye’sinde Alevi Kimliği], Berlin, 1995 adlı yapıtında incelemiştir.) Bu Alevi yayın dalgası, bolca icat edilmiş gelenek ve siyasal içerikli tartışmaların yanı sıra Bektaşilerin manevi liderlerinin yetkin çalışmaları ile eskiden gizli tutulan yerel inanç ve uygulamalara ilişkin çok miktarda bilginin de yayınlanmasına neden oldu.

Alevilerin ve Bektaşilerin tarihi, yazını, inanç sistemi, ayinleri ve toplumsal yaşamıyla ilgili çok sayıda yeni ve çoğu kez son derece ayrıntılı bilgi kullanılabilir hale gelmişti, ancak son zamanlara kadar bunlar, tüm bu malzemenin sistemli bir eleştirel değerlendirmesini yapan ve sentezini sunan genel incelemelerle tamamlanmamıştı. John Kingsley Birge’ün ünlü yapıtının (The Bektashi order of dervishes  [Dervişlerin Bektaşi Tarikatı], Londra ve Hartford, 1937) artık bir halefe gereksinimi var. Bu yapıt her zaman temel başvuru kaynağı olarak kalacak, ancak artık açıkça eskidi ve coğrafi kapsamı da sınırlı. Ele aldığımız yapıt bu konu üzerinde yeni standart kaynak kitap olabilir gibi görünüyor. Gerçekten çok az insan böyle bir senteze girişmek için İrene Mélikoff’tan daha iyi konumda olabilir: O, Alevi-Bektaşi mirasına büyük bir olasılıkla tüm batılı araştırmacılardan daha fazla ilgi duymuş ve kendini vermiştir. Konu üzerinde yakın zamanlarda yapılan araştırmaların çoğu onun yeni ufuklar açan makalelerinden esinlendiler (Bu makalelerin en önemlileri Sur les traces du soufisme turc  [Türk Sufiliğinin İzinde], İstanbul, 1992, adlı yapıtında toplanmıştır). Alevi aydınları arasında olduğu gibi akademik çevrelerde de büyük saygınlık duyulan Profesör Mélikoff, bu kitapla her iki ortamda otoritesini ortaya koydu.

Hacı Bektaş: Efsaneden Gerçeğe çok geniş kapsamlı konuları ele alıyor: Eski Türk dininin (“Şamanizm”) islamlaşma süreci, Anadolu Türkmenleri, efsanevi ve tarihsel bir kişilik olarak Hacı Bektaş, “Bektaşi bağdaştırmacılığına (senkretizmine)” katılan birbirinden farklı (heterojen) öğeler, Bektaşi tarikatının tarihi, Alevi-Bektaşi inançları ve törenleri, Bektaşi yazını ve günümüzde Aleviliğin yeniden uyanışı. Kitap hem Alevi-Bektaşi çalışmalarının en son vardığı konumunu gözden geçirmeyi hem de Profesör Mélikoff’un kişisel ilişkileriyle bilimsel kariyerinin bir dökümü olmayı amaçlıyor. Kitabın kapsadığı geniş konuyu ve yazarının ikili amacını göz önüne tutarsak, belki de kitabın dengeli olmadığını ve bazı bölümlerin diğerlerine oranla daha tatmin edici olduğunu söylemek şaşırtıcı olmaz. Mélikoff en iyi performansını, kitaba adını veren bölümde ve inançlar ile adetlerle ilgili bölümde gösteriyor. O bölümlerde günümüzdeki bilgimizin durumunun usta bir sunumunu yapıyor. Öte yandan bazı başka bölümlerdense Alevilikle kendisinin doğrudan ilcilsi ve bazen yanlı, bazen ise savunulamaz görüşlere bağlılığı nedeniyle kendini kaptırıp gitmiş gibi görünüyor. Hemen belirtmeliyim ki kitabın çeşitli yerlerinde bu görüşlere karşı çıkan deneyimlere ve tartışmalara değiniyor ve bunlar tarafından ne kadar sarsıldığını gizlemiyor.

Genç bir Kürt Alevi Madam Mélikoff’a neden çalışmalarında hiç Kürtlerden özetmediğini sorunca ondan çarpıcı bir yanıt alır: “Hakkında konuşmadığım birçok olgu var. Örneğin, aranızda gizli Ermenilerin olduğundan özetmem.” Bu söz okuyucunun, daha başka hangi konulardan hiç özetmemeye karar verdiğini merak etmesine neden oluyor. Bu arada belirtelim ki kitapta hem Kürtlerden hem de Alevilerden bahsediliyor, ancak Mélikoff, Kürtlerin günümüzdeki Aleviliğin oluşumundaki önemini çok düşük düzeyde görüyor. Eski çalışmalarının sonuçları üzerinde bir düzeltme yaparak önemli sayıdaki Orta ve Doğu Anadolu Alevisinin Kürtçe konuştuğunu (Kırmançi ya da Zazaki) ve Alevilik ile Yezidi ve (Kürtlerin içinden doğmuş olan) Ehl-i Hak dinleri arasında şaşırtıcı benzerlikler bulunduğunu kabul ediyor, ne var ki bu gerçeklerden çok rahatsızlık duyduğu da açık. Onun duyduğu bu rahatsızlık, Kürt milliyetçiliğinin, Kürtçe konuşan Aleviler (hatta onlara bazı Türkçe konuşan Aleviler de eklenebilir) en azından bir kısmı için giderek artan ölçüde hissedilen çekim gücü nedeniyle daha da artıyor.

Aleviliği kendi istediği biçime sokma yolundaki çeşitli çabalar içinde Kürt milliyetçilerinin çabalarını Alevi toplumu için büyük bir tehlike olarak görüyor. Yakın zamanda Türkiye’de ve Avrupa’daki göçmen Aleviliğin yeniden dirilişinin sonuçlarından biri de Alevi kimliği üzerine yürütülen canlı ve son derece siyasal içerikli tartışma oldu. Marksistlerin ve Kemalistlerin yanında Türk ve Kürt milliyetçileri, Sünni ve Şii İslamcılar da Aleviliği sahiplendiler ve ona kendi tanımlarını dayatmaya yeltendiler. Profesör Mélikoff bazı çevrelerin bugünlerde Aleviliği, Oniki İmamcı (isna aşariye) Şiiliğin içinde eritmeye çabalamasını Kürt milliyetçiliğinden daha büyük bir tehlike olarak gördüğü için Bektaşiliğin/Aleviliğin oluşumunda Şii ve İran öğelerinin rollerini önemini azaltmaktadır. Ona göre Hurufilik ve Kızılbaş hareketi damgasını vurmadan önce Şii bir etkilenmeden söz edilemez. Kendisi, Kızılbaş hareketinin Türk-Moğol özelliğine vurgu yapmaktadır.

Sünnilerin, Alevileri kendi istedikleri biçime sokma çabalarına gelince, Mélikoff bu konuyla ilgili olarak kısaca bazı Sünni çevrelerin “gerçek Aleviliğin” Şeriata saygılı olduğunu, dolayısıyla bugünkü Alevilerin özgün Alevilikten saptıklarını kanıtlamaya çabaladığından söz ediyor. Buna karşın bu savın sık sık başvurduğu, Hacı Bektaş’a atfedilen ortodoks metin, Makâlât, üzerine uzun bir tartışma yürütüyor. Ve hepsi esas olarak Hacı Bektaş’ın Kalenderi bir derviş olmasına indirgenebilir bir dizi nedenden dolayı bu belgeyi onun yazmış olamayacağına karar veriyor. Buna karşın bu metnin Türkçe düzyazı ve şiir biçimindeki çeşitli biçimlerini erken (14–15. yüzyıl) Bektaşi ortamı ile ilişkilendiren geleneksel söyleme karşı çıkmıyor. Ayrıca din kurallarına karşı olduğu öne sürülen çevrelerde şeriat yönelimli sufi düşüncelerin varlığının sonuçları üzerine de bir tartışma yürütmüyor. Profesör Mélikoff’un sempatisi ve akademik ilgi alanı eses olarak geniş Bektaşi/Alevi yelpaze içinde en az islamlaşmış olana yana yöneliyor. Alevi ve Bektaşi toplulukların Sünni İslamın önemli bir kısmını benimsemiş olan kesimleri onun inceleme alanının dışında kalıyor.

Alevileri kendi istedikleri biçime sokma çabaları içinde Profesör Mélikoff’un yermediği (belki de o şekilde görmediği) tek yaklaşım, Aleviliğin neredeyse her yönüyle Orta Asya Türk kaynaklı olduğunu öne süren Türk milliyetçisi çabadır. Vilayetname ve diğer menakıbnameler gibi erken döneme ait Türkçe metinlerde doğal olarak Türklerle ilgi dini unsurların bulunması beklenir, ancak o açıdan bile bu metinlerde ortodoks Müslüman olmayan her şeyin mutlaka Orta Asya Türk kaynaklı olması gerektiği varsayılamaz. Mélikoff’un “şamanist” olduğunu iddia ettiği (ve dolayısıyla Türk olduğunu ima ettiği) unsurlar arasında görülmez varlıklara inanmak, kutsal dağlar, sihirli uçuş ve insanların kuşlara ya da diğer hayvanlara dönüşümü var. Bunların eski Türk dininde var olduğu konusunda kuşku yok, ancak bunlar asla sadece bu dine özgü değildir ve büyük bir olasılıkla daha Türkler gelmeden önce bu yörede vardılar. Mélikoff bu metinlerde, “şamanist” ayinleri “çok eski Türklerin ve Moğolların icra ettikleri biçimde” okuyor ve Alevi-Bektaşiliğin ayin dansı olan sema[h]ın bu şamanist ayinlerin bir parçası olarak ortaya çıktığını öne sürüyor. Şamanların da dans ettikleri (ancak farklı bir biçimde) gerçeğinin dışında, sema[h]ın Orta Asya kaynaklı olduğunu gösteren herhangi bir kanıttan benim bilgim yok ( Mélikoff da hiçbir kanıt göstermiyor). Bektaşilerin ve Alevilerin temel dini ayini olan ayin-i cem’in güzel ve ayrıntılı bir sunumunu yapan Mélikoff, erkek ve kadınlar beraber katıldığı ve alkollü bir içki paylaşıldığı için onu geleneksel Türk “toy”una benzetiyor. Daha önceki nesilden araştırmacılar bu ayinin Hıristiyan kökenli olduğuna inanıyorlardı. Hz. İsa’nın Son Yemeği yerine model olarak “toy”u geçirmek siyasal bir tercihtir, fakat Bektaşiliği daha iyi anlamaya yönelik bir adım olmaktan çok uzaktır.

Profesör Mélikoff, Bektaşilikte Hıristiyan unsurlarını bulmayı arzulayan Hasluck, Birge, Kissling ve Vryonis gibi araştırmacılar ile kendisinin arasına çok belirgin bir uzaklık koyuyor.[**] ( İnsan, onun Bektaşiliğin esas olarak Türklere özgü olduğunu vurgularken, akademik alanda olduğu gibi siyasal alanda da Türklerin yabancı egemenliğine karşı kendi haklarını savunmasına duyduğu sempatiyi yansıttığını hissediyor.) Böyle Hıristiyan unsurlarının varlığını yansımıyor, ancak onların sadece yüzeysel olduğunu beyan ediyor. Öte yandan, kitabın başka bir yerinde Alevi ve Ehl-i Hak inançları ve uygulamaları arasındaki benzerlikleri açıklamaya çabalarken yine Hıristiyan köken üzerine kendi varsayımına başvuruyor. V. Ivanof’un üzerinde derin düşünmeden yapmış olduğu bir öneriyi ele alarak, “Ehl-i Haklarda ve Alevilerde izleri görülen çeşitli heterodoks [sapkın] doktrinleri ortaya çıkaran” Poliken (Pavlikyan) sapkınlığının bu benzerliklerin olası kökeni olduğuna işaret ediyor. Ne var ki bu Ermeni tarikatıyla ilgili sınırlı bilgimiz, yöredeki günümüzün bağdaştırmacı tarikatlarının inançlarıyla kolayca bir bağ kurulmasına izin vermiyor. İrani dilleri konuşan halkın dinsel inançlarının içindeki İranlı unsurları açıklamak için neden ortak bir Ermeni köken öne sürmek gerektiğinin akla uygun bir açıklamasını göremiyorum. (Bu, Aleviliğin içinde Ermeni unsurunu yadsımak anlamına gelmiyor. Sık yaşanan din değiştirmeler nedeniyle olsa bile yörede yaşayan değişik etnik grupların popüler dinlerinin her halükarda pek çok ortak yanı vardır.)

Yezidilik, Ehl-i Hak ve Alevilik (Özellikle Dersim Aleviliği) arasındaki çarpıcı benzerlik, henüz tatmin edici biçimde yanıtlanamamış olan birçok soruyu gündeme getiriyor, fakat bu dinlerle ilgili son zamanlarda yapılan çalışmalar Aleviliğin-Bektaşiliğin içindeki Kürt (ya da en azından İran) unsurunun uzun zamandır sanılagelenden daha önemli olduğunu gösteriyor. Profesör Mélikoff bunu kabul etmekte zorlanıyor. Ona göre Kürtler, Sünnilerin içinde en fanatik olanlarıdır ve Alevilerle Yezidilerin ezeli düşmanlarıdır. Bu nedenle, Alevileri onların toplumlarını hedef alan Kürt propagandası tehdidine karşı uyarıyor. Kendisinin, aralarında bazı Türkçe konuşanlar da olmak üzere birçok geleneksel Anadolu Alevi topluluğunun “Türk” sözcüğünü kendileri için değil, kendi dışlarındaki Sünniler için kullandığının farkında olmadığı görülüyor. Bu gözlemden, Aleviliğin esas olarak Türk olmadığı sonucuna ne ölçüde varabiliyorsak, özünde Kürt olmadığını düşünmeye o ölçüde neden vardır.

Günümüzdeki Kürt milliyetçileri, Mélikoff’un öne sürdüğü gibi, Kürtçe konuşan Alevilerin Kürt olduğunu ilk öne sürenler değildi (1960’ların ilk Kürt milliyetçilerinin çoğu aslında Aleviydi). Osmanlı belgeleri Kürtçe konuşan Alevi aşiretlerini genel olarak Ekrâd ya da Türkmân Ekrâdı olarak anıyordu. Son zamanlardaki yapılan bir buluş özellikle çarpıcıdır. Profesör Mélikoff, Irène Beldiceanu-Steinherr’in ilk Bektaşilerin, görünüşe göre Çepni’ler ile Bektaşlu adlı grubun karışımından oluşan bir aşiret topluluğundan oluştuğunu bulan çalışmasına değiniyor. Bazı Osmanlı belgelerine göre ikinci grup, göçebe bir Türkmân Ekrâdı idi (Cevdet Türkay, Başbakanlık Arşivi Belgeleri’ne Göre Osmanlı İmparatorluğu’nda Oymak, Aşiret ve Cemaatlar, İstanbul 1979, s. 239). İlk grupla ilgili olarak, Altan Gökalp, üzerinde çalıştığı Çepniler arasında Kürtçe konuşan bir kesimin olduğunu buldu! (Kendisi bundan bana bir kez sözetti, ancak kitabında bundan sözetmiyor.)

Pek tabii ki benim niyetim Aleviliğin ortaya çıkışının Türk kökenli olduğu tezinin yerine Kürt kökenli olduğu iddiasını geçirmek değil. Aleviliğin ortaya çıkışı ve gelişmesi, Anadolu’nun etnik ve kültürel karmaşıklığını ve dinlerinin uzun tarihini dikkate almadan anlaşılamaz. Bektaşi tarikatının kökenlerine dönersek, Profesör Mélikoff’un, Ahmet Karamustafa’nın 13–16. yüzyıllar arasındaki sapkın derviş grupları üzerine son zamanlarda yapmış olduğu önemli çalışmadan söz etmemesi üzücüdür. (God’s unruly friends [Tanrı’nın Boyun Eğmez Dostları], Salt Lake City, 1994; ve özellikle “Kalenders, Abdals, Hayderis: the formation of the Bektaşiye in the sixteenth century [Kalenediriler, Abdallar ve Haydariler: On Altıncı Yüzyılda Bektaşiyenin Kuruluşu]”, bakınız: H. Inalcik ve C. Kafadar, Suleyman the Second and his time  [İkinci Süleyman ve Onun Çağı], İstanbul, 1993) Bu çalışma, konuyla son derecede ilgilidir ve Mélikoff’un algıladığından çok daha güçlü bir İran etkisi bulunduğunu ve bu dönemde dervişler arasında İslamiyet bilgisinin daha derin olduğunu öne sürmektedir.

Mélikoff’un kitabının son bölümü, yakın zamanlardaki gelişmelerle ilgilidir ve ağırlıklı olarak tek bir bilgili Alevi kaynakla yaptığı söyleşilere dayanmaktadır. Önemli gelişmelere yer verildiği için bu anlatım yeterlidir, ancak Alevilerin benimsemiş oldukları farklı tutmalara karşı pek adil davranmamaktadır ve ayrı gelişmeleri açıklama ya da onları siyasal bir çerçeve içine oturtma çabası yoktur. Güncel gelişmelerin daha derin bir incelenmesiyle ilgilenen okurlar, Karin Vorhoff’un (yukarda anılan) kitabına ve Krisztina Kehl-Bodrogi’nin son zamanlardaki çalışmalarına (örneğin Orient 34, 1993 ve Sociologus 28, 1998) başvurmalalıdır.

Özetleyecek olursak, Hacı Bektaş: Efsaneden Gerçeğe, umulanın aksine, en son Alevi-Bektaşi çalışmalarının bütününün gözden geçirilmesini sunmuyor. Önemli bir bölümü kısmen Profesör Mélikoff’un daha önce yaptığı katkılardan esinlenmiş olan son dönem çalışmaların çoğu bu çalışmada ele alınmıyor. (Bibliyografya bölümünde bazı yeni yayınlar listelenmiş, ancak ve Türkiyeli Alevi yazarların son zamanlardaki birçok önemli çalışması gibi onlar da kitapta değerlendirilmeden kalmış.) Olasıdır ki bu çalışma alanı artık tek bir bilim insanını hâkim olamayacağı ölçüde genişledi ve çeşitlendi. Buna karşın kitap, bu alanda önde gelen bir bilim insanının kırk yılı aşkın meslek sürecindeki araştırmalarından edindiği derin anlayışı ve vardığı sonuçları sunuyor. Bu çalışma, uzun zamandan beri batı dillerinde bu konuda yazılmış ilk önemli çalışmadır ve daha uzun bir sure boyunca Birge, Hasluck ve diğer bir kaç yazarın eserleriyle birlikte temel başvuru kaynağı olarak kalacaktır.

Sacayak için çeviren: Mustafa Kızıltepe, Eylül 2009.

[*] WZKMS2 - Wiener Zeitschrift für die Kunde des Morgenlandes [Yakın Doğu ile İlgilenenler için Viyana Dergisi] Viyana Üniversitesi, Dil ve Kültür Bilimleri Fakültesi, Doğu Araştırmaları Enstitüsü’nün süreli yayınıdır. Süreyya Faruki’nin çalışması 1981 yılında ikinci özel cilt olarak yayınlanmıştır.

[**] Türkologlar: Frederick William Hasluck (1878–1920) Sultanların Yönetiminde Hıristiyanlık ve İslam, 1926; John Kingsley Birge (1888–1952) Dervişlerin Bektaşi Tarikatı (1937); Hans-Joachim Kissling,  (1912–1985) ve Prof. Speros Vryonis Jr. (1928) Kaliforniya Üniversitesi Los Angeles, Orta Çağ Helenliğinin Anadolu’da Çöküşü ve Onbirinci Yüzyıldan Onbeşinci Yüzyıla kadar İslamlaşma Süreci (1972).

Son Güncelleme: Pazartesi, 08 Şubat 2010 09:21