|
 Tarih, geleceğin belirlenmesinde önemli bir bilimdir. Tarihsel bilime başvurmadan sağlıklı bir gelecek tasavvur etmenin sağlıklı olmayacağı kesindir. İnsanın ve uygarlıkların geçirdiği evrimsel aşamaların bilimsel analize tabi tutulabilmesi için başvurulan tarih bilimi bugün içinde vazgeçilmezdir. Uygarlıkların, kimliklerin kökeni, geçirdiği evreler, yaşadığı olgular ve günümüze etkileri açısından başvuracağımız bu bilimsel yöntem insanlığın gelişimine hizmet etmeye devam etmektedir.
Üzerinde yaşadığımız toprakların insanlık açısından anlam ve önemi açısından tarih bilimine başvurduğumuzda, tarihin bu coğrafyada yaşayan ötekileştirilmiş kimliklere(Kürtler, Kızılbaş-Aleviler, Süryaniler, Nesturiler, Ermeniler vb) hiç de adil davranmadığı ortadadır. Tarih, insanlığın gelişimine çok güçlü katkılar sunmuş Anadolu ve Mezopotamya’nın kadim halklarına adil davranmadığı gibi acımasızca davranmıştır. Egemen olan baskıcı ve katliamcıların yok edici politikaları sonucunda, insanlık ailesinin renkleri olan kimi etnik ve inançsal kimlikler günümüzde yok olmakla yüz yüze kalmıştır.
İnsanlığın gelişimi açısından Mezopotamya
Tarihe, kesin yargılarla yaklaşmak mümkün olmasa da önemli bir veri olarak bakıldığı kesindir. Bu yönüyle baktığımızda, tarih ve onunla ilişkili olarak değerlendirebileceğimiz diğer bilim dalları bir arada düşünüldüğünde, bu coğrafyanın insanlığın gelişiminde önemli roller oynadığı tüm bilim çevrelerinin kabul ettiği bir realitedir. Coğrafi koşullar ve yaşam imkânlarının zenginliğinden kaynaklı olarak uygarlığa beşiklik eden bu topraklar, tarihsel mirasına denk düşen bir öneme sahip olmasa da halen insanlık açısından önemini korumaya devam etmektedir.
Egemen emperyalist zihniyet, tarihi Avrupa’da başlatma anlayışından kaynaklı olarak bu coğrafyayı yok saymaya kalksa da, bilimsel gerçeklikten kurtulamayarak, bu coğrafyanın hakkını teslim etmek zorunda kalmaktadır. Mezopotamya ve Mısır uygarlıklarının üzerinde yükselen Yunan Medeniyetinin insanlığa katkı sunması, kendisinden önceki bu iki güçlü medeniyetin mirasına borçludur.
Ateşten-yazıya, matematikten-tıp bilimine kadar birçok icat ve bilimsel gelişmeyi ortaya çıkarıp insanlığın hizmetine sunan bu coğrafya, bilimin yanında insanlığın ruhsal ve toplumsal gelişiminin de önünü açmıştır.
Ortadoğu ve Mezopotamya medeniyetinin, ortaya çıkan üç büyük din ve irili ufaklı onlarca inancın gelişimi üzerinde ciddi etkileri olduğu bir gerçekliktir. Umutsuzluk ve karamsarlığın hâkim olduğu bir süreçte ortaya çıkan ve insanlığın umudu haline gelen dinler, bugün de insan yaşamında belirleyici bir etkiye sahip olmaya devam etmektedirler. Hatta bölgemiz açısından değerlendirildiğinde, sadece insan maneviyatı açısından değil toplumların yönetimi ve geleceği açısından da önemli bir faktör olmayı sürdürmektedirler. Mezopotamya Uygarlığı ile inanç, birbirinden ayrılmaz bir görüntü içerisinde yaşamaya devam etmektedir. Konuyu bu boyutuyla kapsamlı bir şekilde ayrıca irdelemek gerekir. Zira insan ve tarih açısından ele alındığında, bunun direk bir etkiye sahip olduğu görülmektedir. Bu etkiler tartışmaya açıldığı zaman, Zerdüşti ve İslami inanç değerlerinin halklar üzerinde bıraktığı etkiler değerlendirmeye alınmalıdır. Elbette bunların dışında, Hıristiyan ve diğer inançların da etkileri bulunmaktadır. Ancak, bu topraklarda başat rolü İslami ve Zerdüşti inançlar oynamaktadır.
Ortaya çıktığı süreçten itibaren bölgenin tartışmasız en büyük inancı İslamiyet olmuştur. Ortaya çıktığı süreçte ezilenlerin umudu ve sesi olan İslamiyet, iktidarlaştıkça bozulmalar göstermiş ve egemenlerin fetih ve hükümranlıkların aracı haline dönüşmüştür. Hz Muhammed’in vefatının ardından kendi içerisinde yaşadığı iktidar kavgaları, inancın eşitlikçi, paylaşımcı ve adalet olgusunu ciddi bir şekilde yaralamıştır. İslamiyeti kabul eden egemenler, daha çok İslamiyetin fetihçi yönünü kendilerine esas alıp kullanmışlardır. Egemen zihniyet iktidarlaştıkça statükolarını korumak amacıyla İslamiyetin yenilikçi yönünü sürekli olarak törpülemiştir. Arap, Fars ve Türk hâkim sınıflarının elinde artık ezilenlerin sesi değil, bir nevi zulmün sesi haline dönüştürülmüştür. Özelikle Türk hâkim sınıflarının İslamiyete yaklaşımı, tamamen faydacı bir temelde olmuştur. Türkler, İslamiyeti kabul ettikten sonra giriştiği fetihlerle, İslamiyeti İmparatorluğun kurulmasında bir araç olarak kullanmışlardır. İslamiyet hâkim sınıflar elinde bir baskı aracı olarak kullanılırken, fetihlerle girilen yerlerde var olan inançlara karşı yaklaşımı ise tamamen yok etme politikası üzerine kurulmuştur. Bu yok etme ve kabul etmeme anlayışı sadece tek tanrılı dinlere karşı değil, hatta daha çok Zerdüşti inanç gruplarına karşı yapılmıştır.
Bugün Mezopotamya ve Ortadoğu’da inanç, yeniden baskı ve yok etme aracı olarak kullanılmaktadır. Emperyalizmin ve işbirlikçi yönetimlerinin gerici politikaları altında ezilen uluslar için İslam yeniden referans noktasına dönüşmektedir. İslam, emperyalizme karşı direniş referansına dönüşürken gözden kaçan nokta ise, ulusların özgürleşmesi ve çağın ulaştığı demokratik değerlerden uzaklaşılıyor olmasıdır.
İnanca yaklaşım, çifte standart ve milliyetçiliğin etkisi ile kardeşleşmenin aracı olmaktan çıkarılmaktadır.
Ümmetçilik düşüncesi ile İslam kardeşliği savunulsa da, pratikte bakıldığında bunun her ulus açısından geçerli olmadığı da anlaşılmaktadır. Örneğin; Filistin, Çeçenistan ya da Bosna, mazlum halklar olarak desteklenirken, Ortadoğu’nun göbeğinde, egemen devletler tarafından Kürtlere reva görülenlere karşı İslami düşüncenin temsili iddiasında olanların yaptığı sadece gözlerini yumup, sessiz kalmaktır. Kürtlere reva görülen zulüm, İran, Suriye ve Türkiye’de yaşayan Müslümanlar tarafından kabul edilmemesi ve karşı çıkılması gerekirken, maalesef bu konuda yaşanan büyük sessizlik devam etmektedir. Çünkü milliyetçilik inancın önüne geçmiştir. Türk, Fars, Arap egemenlerinin milli çıkarları bu anlamda inancın önüne geçmiştir.
Etnik kimliklere karşı takınılan bu ikircikli ve islamiyetin özüyle örtüşmeyen yaklaşım, inançsal anlamda da kendini göstermektedir. Bakıldığında İran’da, Yarsenler, Manizmin temsilcileri gibi inanç grupları baskı altında tutulmaktadır. Irak’ta, Ezidiler her an katliamlarla yüz yüze kalma tehlikesi ile karşı karşıya yaşamaktadırlar. Türkiye’de, Kızılbaş-Aleviler, Süryaniler, Hıristiyanlar aynı tehlikeyi iliklerine kadar hissetmektedirler. İslam inancının hoşgörüye dayandığı varsayıldığında, yaşanan bu baskı ve katliamların
tarihsel gelişimi ciddi bir şekilde ele alınması gerekmektedir.
İslamiyetin dışında bölgemizi etkileyen en önemli inanç Zerdüşti gelenekten gelen inançlardır. Tarihsel süreç içerisinde Zerdüşt ile başlayan, Mazdek, Mani, Hürremizm, Karmati, İsmailli, Ezidilik, Yarsenilik, Ehli-Hak, Kızılbaş-Alevilik gibi isimlerle kendini var eden inançlar sayılabilir. Bu inançlar iktidarlaşamayan, her zaman muhalif ve ötelenen inançlar olsa da, bu coğrafyada her zaman etkili oldukları bir gerçekliktir. Bu güne kadar varlıklarını sürdürebilmeleri köklü ve zengin bir mirasa sahip olmaları ile açıklanabilir.
Yaşadıkları her dönem ve coğrafyada, egemen olan inanç tarafından büyük baskılarla karşılaşan bu inanç gruplarının toplumların ruhsal yapısı üzerinde etkili ve önemli bir kattıkları olduğu bilinmektedir. Mezopotamya’da farklı adlarla halen varlığını sürdüren bu inançların, doğa tanrıcı, eşitlikçi, evrensel ve hümanist yanlarıyla toplumlar üzerinde etkili oldukları kesindir. Özellikle Kızılbaş-Aleviliğin ülkemizde ciddi düşünsel etkide bulunduğu söylenebilir. Yunus Emre, Pir Sultan, Baba Tahir Uryan ve Hacı Bektaş gibi isimlerin, kardeşlik, eşitlik ve hümanist düşünce üzerinde derin etkileri olmuştur. Baskıcı sistemlere karşı Kızılbaş-Aleviliğin direnişçi geleneği, statükocu hükümranlıklara karşı halkların umudu olmuştur. Haklarında fetvalar verilen, asimilasyon ve katliamlarla yok edilmeye çalışılan Kızılbaş-Alevilik, inanç ve felsefesiyle direnerek günümüze kadar yaşamayı başarmıştır.
Kızılbaş-Alevilik, felsefe ve inançsal yapısındaki toplumsal paylaşımcılıktan kaynaklı olarak Türkiye’deki aydınlanmacı düşünce yapısına ciddi katkılar yapmıştır. Yürütülen demokrasi ve özgürlük mücadelesinin önemli bir dinamiği olmuştur. Kızılbaş-Alevilik düşünce ve siyasal yapıdaki etkisi kadar kültürel zenginliğe de önemli katkılarda bulunmuştur. Kızılbaş-Aleviliğin sözlü gelenekle kendini ifade etmesiyle, özellikle deyişler ve gülbengleriyle sözlü kültürün önemli bir bileşeni olmuştur. Çok kısa olarak ifade etmek gerekirse, bu coğrafyada Kızılbaş-Alevilik ve islamiyetin dışında Süryanilerin, Ezidilerin, Keldanilerin, Nasturilerin de geçmişten günümüze kadar önemli katkıları olmuştur. Her biri önemli bir renk ve zenginlik kaynağı olarak görülmeli, coğrafyamızın bu inançlarının korunması, eşit ve özgür bir şekilde yaşamasının yolları bulunmalıdır.
İnançların ve dinlerin beşiği ,kardeşliğin merkezine dönüşebilir mi?
Dinlerin ortaya çıktığı ve yayıldığı süreçlere dikkat ettiğimizde insanın arayışlarını görürüz. Yaşanan adaletsizliklere, eşitsizliklere karşı umutla sürdürülen arayışlar her zaman yeni bir dinin açığa çıkmasına sebep olmuştur. İnsanın maddi ihtiyaç ve arayışları ile beraber, manevi yönden ihtiyacı olan boşluğun doldurulması açısından da inanç ve dinler vazgeçilmezdir. Var olan inanç ve dinler zaten insanların bu ihtiyaçlarını karşılamaktan uzaklaştıkları için aşılmışlardır.
Yeni ortaya çıkan dinlerin tümüne bakıldığında, insanlara, eşitlik, özgürlük, adalet ve paylaşım gibi kavramlarla hitap ettikleri görülmektedir. Ortaya çıkışları hâkim olan statükoculuğun büyük direniş ve engellemeleriyle karşılaşsa da özgürlük arayışlarının önünü kesmek mümkün olmamıştır. Zerdüşt Peygamberden-Hz Musa’ya, Hz İsa’dan-Hz Muhammed’e kadar yaşananlara bakıldığında benzerlikleri görmek mümkündür. İnsanlık için çekilen eziyetler, acılar ve zulümler hep zaferle sonuçlanmış ve insanlığa mal olmuştur. Büyük acılarla ortaya çıkan dinlerin, bir süre sonra nasıl zulüm kaynağına dönüştürüldüğü ise iyi irdelenmesi gereken bir konudur. Yoksul ve ezilenlerin inancı olarak ortaya çıkan tek tanrılı inançlar, iktidarların dinine dönüştüğünde yozlaşma ve çürüme kaçınılmaz olmuştur. İktidar dini olduktan sonra ister istemez varlığını korumak için baskı ve sömürü aracına dönüşmüştür. Kendinden başka hiçbir şeyin doğruluğuna inanmayan, yeni olan her şeyi kendine rakip olarak gören iktidar dinleri, kendini muhafaza etmenin yolu olarak şiddet, entrika ve katliamları seçmiştir. İktidar gücü ile halktan kopan dinler, artık ayrıcalıklı azınlık zümrelerin güç aracına dönüşmüştür.
Dinler ve inançlar, maneviyat ve maddiyat arasında kurduğu dengenin güçlülüğü ve korunması ile varlığını muhafaza edebilmektedir. İktidarlaşmış inanç ve dinlere baktığımızda tümünde gördüğümüz bu dengenin maddi değerler lehinde bozulduğu görülmektedir. Yozlaşma, maddi değerlere olan eğilimle başlamakta, beraberinde maneviyatın eşitlikçi, evrensel ve özgürlükçü değerlerinin kaybolmasını da getirmektedir. İlkel inanışlardan tek tanrılı inançlara geçiş sürecine kadar dinlerin ve inançların beşiği olan bu topraklar, etnik ve inançsal zenginliğe de beşiklik yapmıştır. Zerdüşt inancı gibi evrensel ve eşitlikçi, doğacı bir inancı ortaya çıkaran Mezopotamya ve Ortadoğu, tek tanrılı dinlerin de açığa çıktığı ve tüm dünyayı etkilediği bir coğrafya olmuştur. Musevilik, Hıristiyanlık ve İslamiyetin ortaya çıkması ve tüm dünyayı etkilemesi gerçekliği bir yana, bu dinlerin öncesindeki inançlara yaklaşımı ise adil olmamıştır. Bu yaşananlar bunca adaletsizlik ve çekilen acılara rağmen bu coğrafyanın yeni bir çıkışa beşiklik etmesine engel değildir. Emperyalizmin, sömürü ve egemenliği için dinleri oyuncak haline getirdiği böyle bir süreçte, yeni bir bakış açısı ve yaklaşıma ihtiyaç olduğu açıktır.
Türkiye ve bölge açısından ele alındığında, bu ihtiyaç daha fazla kendini hissettirmektedir. İslamiyet’in ortaya çıkışından sonra açığa çıkan görüntü bunu daha da zorunlu kılmaktadır. İslamiyetin, başta Türkiye olmak üzere tüm bölgeye egemen olmasıyla birlikte, bu coğrafyada yaşayan farklı inanç ve dinlere mensup insanlara İslamlaşma mecburiyeti dayatılmıştır. Başta eşitlik, kardeşlik ve adaletten bahseden İslamiyet iktidarlaştıktan sonra yaptığı uygulamalar farklı olmuştur. Uzun yıllar boyunca etkili olan Zerdüşti geleneğin temsilcisi olan Mazdek, Mani, Yarsen, İsmaili, Hürremizm, Ezidilik, Kızılbaş-Alevilik inançları yaşamak için büyük acılar ve hakaretlere maruz kalmışlardır. Katliamlar, baskılar ve acılar bu kesimlerle sınırlı kalmamıştır. Yine bu toprakların kadim halkları olan Süryaniler, Asuriler, Keldaniler ve Nesturiler katliamlarla yurtlarından sürülmüşlerdir. Günümüze gelindiğinde, bu toplulukların sayısı giderek azalmış ve bu coğrafyada geleceklerini devam ettirmeleri neredeyse imkansız hale gelmiştir.
İslamiyetin hâkim olduğu coğrafyamız, bu anlamda eskinin zenginliğini ve renkliliğini değil, günümüzün tekçiliğini, monotonluğunu ve kuraklığını yaşamaktadır. Feodal dönemin ideolojisi olarak ortaya çıkan inanç ve dinler, gelişmiş ülkelerde yönetim ideolojisi olmaktan çıkıp, sadece insanların manevi yönünü doldursa da, gelişmeler bu coğrafyada farklı olmuştur. Egemen zihniyet İslamiyeti kendi varlığının devamı ve büyümesi için baskı aracı olarak kullanmıştır. Bölge yönetimlerinin gerici yapısı ele alındığında, dinin iktidar aracına dönüştürüldükten sonra nasıl bir hale dönüştürüldüğü görülmektedir. Türkiye ve bölgede ciddi yapısal ve zihinsel değişime ihtiyaç vardır. Din, layık olduğu gibi sadece inanç boyutunda kalmalı, yönetim erklerinin aracı olarak kullanılmaktan kurtarılmalıdır. Tespit yapmak önemlidir ama çözüm formülleri geliştirmek en az bunun kadar önemlidir. Uygarlığa beşiklik etmiş bu toprakları yeniden insanlığa öncülük edecek bir güce kavuşturmak için din ve inanç olgusunun yeniden ele alınması gerekmektedir. Bu anlamda kendini inansal kimlikleri üzerinden ifade eden kurum ve bireylerin sorumlulukları ve görevleri büyüktür. Farklılıklara sahip tüm inançsal kimlikler, var olan farklılıklarını koruyarak bunu bir zenginliğe dönüştürebilmenin arayışında olmalıdırlar. Bu amaçla, inançların kardeşliğinden yola çıkarak, “Mezopotamya İnanç Kardeşliği Platformu” hayata geçirilebilir. Bunu hayata geçirmek, egemenlerin çıkar amaçlı ve egemen din anlayışında yola çıkarak uygulamaya çalıştığı “Dinler Arası Diyalog ve Kardeşlik” aldatmacasını boşa çıkarmak için de önemlidir. Aslında tamda bu anlamda inançların özgürlüğü ve kardeşliği platformunu hayata geçirmek daha da önem kazanmaktadır. Zira bu sıkıntıyı çekenler bir araya gelemezse, egemenler sömürünün devamı için çarpıtılmış bir kardeşlik anlayışı ile ortaya çıkmalarının önüne geçilemez.
Mezopotamya İnanç Platformu, dışlanan, yok sayılan ve yok edilme tehlikesi ile karşı karşıya bulunan Kızılbaş-Aleviler, Ezidiler, Süryaniler, Asuriler,Ermeniler ve kendini burada ifade etmek isteyen tüm inançları kapsamalıdır. Ayrıca, hakim olan İslam anlayışına mensup olsalar dahi İslamın egemenler tarafından kendi çıkarları için kullanmasından rahatsız olan ve İslamın özünü yaşamak isteyen görüşünde bu platformda temsili gereklidir. Tamamen eşit güçler olarak yan yana gelecek olan bu güçlerin kendi farklılıklarını özgürce yaşamasını sağlayacak bir mücadeleyi yürütmesi gerekmektedir. Platform, inançların özgürlüğünü ve kardeşliğini savunmalı, inancı egemenlerin elinden alarak yeniden halka mal edecek bir perspektif sunmalıdır. İnançsal bir örgütlülük gibi gözükse de, böyle bir oluşumun Türkiye’deki yaşanan siyasal ve zihinsel geriliklerin aşılması noktasında, demokratik mücadele içerisinde diğer demokratik güçlerle yan yana durmayı hedeflemelidir.
Mezopotamya İnanç Platformu’nun kurulması başta hakim sınıflar olmak üzere emperyalist güçlerin, inancımızı halkımıza karşı bir silah olarak kullanmasının önüne geçecektir. Hakim sınıfların farklı inançları birbirine karşı silah olarak kullanmasının önüne geçmek için böyle bir birlikteliğe ihtiyaç vardır. Özelikle bölgemizde başta ABD olmak üzere emperyalist güçler, geçmişte “komünizme karşı İslam” projesi, şimdi ise “yeşil İslam” ya da “ılımlı İslam” projesi olarak otoriter yönetimleri dayatmaktadırlar. Tüm bunları yapan aynı güçler sonrada “Dinler Arası Diyalog ve Kardeşlik” adı altında yeni komplo planları hayata geçirmeye çalışmaktadırlar. İnancı, eşitlik, özgürlük ve kardeşlik olarak gören inanç sahipleri ve temsilcilerinin kuracağı birliktelik, bu emperyalist planları boşa çıkaracaktır.
Uygarlıklara ve inançlara beşiklik etmiş bu kadim coğrafya, bugün hiç hak etmediği kadar büyük acı ve yıkımlara sahne olmaktadır. İnançların, insanların yıkımı için kullanıldığı bu coğrafyada, her zamankinden daha fazla birlik, eşitlik ve beraberliğe ihtiyaç vardır. Kültürlerin beşiği olan Mezopotamya ve Anadolu coğrafyası yeni büyük çıkışlara da gebedir. Üç büyük dinin ve sayısız inancın kök verdiği, her dönem büyük peygamber tarzı çıkışlara ev sahipliği yapmış olan bu coğrafya, her yönüyle mutluluk ve refahı hak etmektedir. İnsanlığın mutluluğu üzerine kurulmuş olan inançların temsilcilerine düşen görev mazlum halklara bunu sağlayacak yolu göstermek ve yardımcı olmaktır.
Yapılan bu çalıştay, bu açıdan tarihsel bir öneme sahiptir. Burada açığa çıkacak değerlendirmelerin ışığında çalışma yürütmek hangi inanca mensup olursak olalım bu topraklara kazandıracaktır. Ceberrut bir devlet gerçekliğinin karşısında mazlumlara düşen görev, geçmişte Firavunlara, Dehaklara, Hızır Paşalara, Muaviyelere karşı verilen mücadele birlikteliğini diriltmektir.
Çalıştayın önemli bir kararlaşma ve çözüm önerileri çıkaracağını umuyor, bu çalışmaların daha da derinleştirilerek kurumsallaştırılacağına inanıyoruz.
Özgür demokratik alevi hareketi www.demalevi.com
|